
İslamcılık ve Şiir: Kurucu Bir İlişkinin Arkeolojisi
Konuşmacı: Elyesa Koytak
Raportör: Beyzanur Özkan Konuşma, İLEM'e teşekkürle başladı. Koytak, bu konunun metodolojik dağınıklığını kabul ederek, İslamcılık çalışmalarındaki teori eksikliğinden ötürü mevcut çalışmalardan hareketle sunumu yaptığını belirtti. Konuşma, Orhan Seyfi Orhon’un bir şiirinin okunmasıyla devam etti.
Bu şiirin İslami bir şiir olduğu, İslam’ın tevhid mesajını içerdiği söylendi. Şiirin sahibi CHP milletvekilliği yapmış Orhan Seyfi Orhon. Şiiri uluslaştırma niyeti olan biridir. İslamcı ve dindar olarak bilinmeyen, CHP milletvekilliği yapmış biridir. Buna karşı, yazdığı bu şiirin “dinci” bir şiir olduğu ifade edildi. İslamcılık ve şiir deyince bilinen birtakım klişelerin kenara bırakılarak meseleye bakılmaya başlanması gerektiği ifade edildi.
Bugün en çok okunan İslamcı şairler İsmet Özel, Cahit Zarifoğlu,gibi isimlerdir. Orhan Seyfi bu şairlerin içinde olmamasına rağmen yazdığı şiirin İslamcılıkla ilişkisini düşünmek gerekir. Bu ilişkiyi şairlerin sosyal kimliği ve aidiyet grupları üzerinden düşünmeye alışkın olduğumuzu ifade etti. Bu durumun meseleyi sığlaştırdığına dikkat çekildi.
Meseledeki metodolojik sorunlardan birinin şiirin bir edebî tür olarak ve İslamcılığın bir sosyal hareket ve ideoloji olarak karşımıza çıktığı ifade edildi. İslamcılığın içinde de Osmanlı’da ve Cumhuriyet’in içinde farklı görünümler var olduğu; şiir ve İslamcılığın farklı kategoriler olduğuna dikkat çekildi. Bu ikisinin de bir mücadele konusu olduğuna vurgu yapıldı. Hangi şiirlerin müfredata, kanona dahil edileceği bir tartışma konusu olduğu gibi, İslamcılığın da aynı şekilde tanım kavgalarının mesele olduğu bir alan olmasına dikkat çekildi. Koytak; bu iki alan da metodolojik olarak sıkıntılı olduğu için ikisinden birini merkeze alıp diğerini ikincil plana atarak meseleyi ele alacağını ifade etti.
Şiirin sadece metinden ibaret olmadığı, semantiğine, belagatına, sentaksına göre farklı katmanlara sahip olduğu ve Weberci bir noktadan bir eylem olduğu ifade edildi. Şiir yazmanın müstakil bir eylem olması gibi, onu yayınlamanın ayrı bir eylem olarak değerlendirilmesi gerektiğine vurgu yapıldı. Zira şiir yazmak bireysel bir eylem, yayınlamaksa kolektif bir eylemdir: Yayıncı, editör, dergici de yayın sürecinin bir parçasını oluştururlar.
Roland Barthes, bir yanda siyasal ve ideolojik dünya varken, öte yandan edebiyat eserinin tek başına muğlak kaldığını ve bu iki alanın tamamlayıcı şekilde buluşmasının ideal olacağını söyler. Şiirin anlam dünyası ile onu çevreleyen sosyolojik bağlam, koşullar ve etkiler arasında kapanamaz bir boşluk olduğuna dikkat çekildi. Edebiyat sosyolojisi hakkında çalışan biri olarak bunu tam olarak kapatan bir teorinin dünya literatüründe henüz bulunmadığı da ifade edildi.
Koytak, şiirin biçimsel ve teknik tarafına bakmadan bu ilişkinin tam manasıyla çözümlenemeyeceğini ifade etti. Biçimsel bir fenomeni olduğu, bu biçim tarafını göz ardı ederek sadece dini bir şiir dersek anlamlı olmayacağımızı, biçimle içeriğin beraber düşünülmesi gerektiğini vurguladı.
Modern şiirin sürekli yenisini arayan bir şiir olduğu; sürekli inovasyon, denenmemiş olanı denemek ve klişeleşmemek üzerine bir çabası bulunduğu belirtildi. Bu çabanın 1910’larda İngiliz-Amerikan şiirinde, sözgelimi Eliot’ta görüldüğü gibi, şiirin biçim standartlarını sürekli ilerletme gayretinin, gelenekten kopuşla ortaya çıkan bir yenilikten ziyade şiirin şeklinde bir yenilik arayışı olarak değerlendirilmesi gerektiği ifade edildi.
Raymond Williams’ın structure of feeling kavramına değinildi. Bu kavramın dönemsel duygusal deneyimlerimizin sınırlarını işaret ettiği, oldukça sosyolojik bir nitelik taşıdığı, ders kitaplarına ve kanona girmeyen sivil duyguları, gerçek olaylardan doğan duyguları kapsadığı söylendi. Örneğin, zorunlu bir göçün getirdiği duyguların uzun süre anlatılara dahil olamadığı, ancak önce şiirin biçiminde kendini gösterdiği, ne söylendiğinden ziyade nasıl söylendiğinde, sansürlenen yerlerde, hitap edilen okuyucu profillerinde toplumdaki duyguların yansıdığı vurgulandı.
Şiir biçiminin de ideolojik olduğu ifade edildi. Farklı üretim tarzlarının şiirin yapısında kendini gösterdiği, Bourdieu’nün de bu noktaya işaret ettiği belirtildi.
Heidegger’in felsefi metin analizinde hem dil hem de siyaset olarak dilin ikili niteliğine dikkat çekildi. Bu konunun sadece edebiyatçıların değil, sosyal bilimcilerin de inceleme alanı olduğu vurgulandı.
Arkeoloji kavramının buradaki ilişkinin arketipini bulma, nasıl başladığını ve devam ettiğini irdeleme anlamında kullanıldığı ifade edildi. Namık Kemal’in bu bağlamda merkezi bir figür olduğu belirtildi. Vatan şairi olarak bilinen Namık Kemal’in şiirlerinin 2000’lerde latinize hâliyle basıldığı anekdotuna dikkat çekildi. Erken yaşta divan tertip etmiş bir şair, aynı zamanda bir bey olduğu, mutasarrıflık yaptığı, meşvereti savunduğu aktarıldı. Tanzimat reformlarının bürokratik despotizm yarattığı, devlet-i Muhammediye olarak meşveretin meclisle uygulanması, yönetimin meşruiyeti için anayasa gerekliliği, adil devlet düzeni ve geniş vatan kavramı gibi fikirlerini şiir, gazete, tiyatro, roman ve mektuplarla yaydığı; terimleri yeniden doldurduğu, matbuatla halka hitap eden müstakil münevverin Namık Kemal’de doğduğu söylendi. Bir şiirinden bölüm okundu. Kamuoyuyla “biz” diye konuşan yeni bir üslup ve biçimde bürokrasiyle sancılı ilişkisi, sürgün hayatı vurgulandı.
Mehmet Âkif’in kamuoyuna hitap eden müstakil münevver şair olarak Namık Kemal’in yolunu geniş bir caddeye dönüştürdüğü belirtildi. Safahat’taki şiirlerin aklı kamaştıran belagat fırtınası yarattığı; Âkif’in sokakta daha aktif olması nedeniyle meyhane gibi sosyal unsurları işlediği, din olgusu, Batı eleştirisi, maarif ve iş ahlakı vurgularının öne çıktığı ifade edildi. Şiirinin akıcılığı ve serbest müstezatla mısrayı kırma gibi biçimsel yenilikleri vurgulandı; bir şiirinden kısa bir pasaj okundu.
Sezai Karakoç ve Cahit Zarifoğlu’nda da dönemin şiiri için yeni söyleyişlerin görüldüğü belirtildi.
İslamcılık ve şiir ilişkisinde belagat değişimlerinin İslamcı şairlerin yükselişiyle örtüştüğü gözlemlendi. Bu ilişkide edebiyatın bireysel kalmayıp tarihe, topluma, hayata açılması; şiirin kamuya hitap eden bir ses, dar çevrelerde kalmaması; biçim değişikliklerinin içeriğin önüne geçmemesi gerektiği vurgulandı. Zarifoğlu’nun İslami şiirin bu şekilde altının oyulduğunu tespit ettiği aktarıldı.